Thursday, October 21, 2010

ACHELİA


Birkaç saat sonra havalanında mutluluk var,kucaklaşma var,gülücükle karışık gözyaşı var.
Bense burada o anı kaçıracağım.Zaten ya hep kaçırırım güzel anları,yada ucundan yakalarım tam kaçmak üzereyken.Yetişememe korkusu ile, hep bir telaş ve panik içinde.
Şu "günü yaşa","yaşamı yakala" ,"aman da sakın bırakma","asla vaz geçme", "yeniden başla" sloganları, özellikle internetin daha da yaygınlaştırdığı günümüzün zırvaları insanı daha bir kötümser yapıyor aslında.
Zaten öyle veya böyle nasıl yaşanması gerekiyorsa, yaşanıyor hayat.Sıradanlaşmamak uğruna,farkındalık uğruna bu panik, bu heyacan ,bu telaş niye ki? Geçen gün bebeğimin "Karakutu" da yazdığı gibi; aslında böyle yaparak sıradanlaştırmıyor muyuz yaşamı veya yapaylaştırmıyor muyuz? Yani şu sıralar en çok çalışmam gereken bir dönemde günü kaçırıyorum, yarına ölebilirim, veya sevdiklerimi yarın kaybedebilirim(allah korusun)düşünceleriyle sorumluluklarımı bir kenara mı itmeliyim. İkisi bir arada her zaman olmuyor ki.Belki de geçmişte bunun ayarını kaçırdığım için bugün bu haldeyimdir,kimbilir?
Dağdaki çoban bile hiç de küçümsenmeyecek bir sorumluluğu üstleniyor.Yaşam böyle.Ekonomide bize ilk öğretilen "Kıtlık kavramı" na göre; "ihtiyaçların sınırsız,kaynakların ise sınırlı olduğu" değil miydi?
Ben şimdi öğreniyorum iktisadı.Kaynaklarım sınırlı,ihtiyaçlarımın da öncelikle fiziksel olanlarını gidermekle meşgulüm.Ama biliyorum, fiziksel ihtiyaçlarım giderilince, bir üst sıraya çıkacağımı ve yine ihtiyaçlarımın sınırsız, kaynaklarımın ise sınırlı olacağını.(*)
O yüzden kendime günü kaçırma, ailen orada sen burada diyemiyorum.
Elbette içim kalıyor,canım yanıyor.Kaçırdığının farkında olmak,bilmek,istemek yetmiyor,hatta daha da sinir bozuyor.Ama birgün sıra ona da gelecektir mutlaka.Piramidin en altında olmak yukarıya çıkmayacağım anlamına gelmiyor.O zaman da bir üst basamak için sızlanacağım belki de.Ama sızlanmayabilirim de.Çünkü imkanlarıma ve alt yapıma göre bir zamanlar kendi zirveme ulaşmıştım.Düşmemeyi ve adam gibi inmeyi başaramadım.Şimdi, kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunu biliyorum.Kaybetmenin bir yenilgi olmadığını da.
Yaşamında sevdiklerinin ölümünden başka kayıp yoktur.Kimileri girerler veya çıkarlar.Ölmedikleri sürece sorun yok.Ölüm tam anlamıyla bir yitirmedir.Geri dönüşsüz.Beni bir tek bu üzer.Bir tek bu yüzden çok sevdiklerime sımsıkı yapışırım.Kolay kolay çıkaramam yaşamımdan, bırakamam.
Şimdi yaşama tutunmak zorundayım.İşte tam da bu yüzden bir başucu kitabıdır "Robinson Crusoe"
Ve hep söylediğim gibi kabul etmeliyim, olduğu gibi.Sloganların motivasyonuna ihtiyacım yok.Kendi gerçeklerim beni yeterince tetikliyor.
Şimdi havalanına doğru uçuyorum.Haftaya Perşembe ancak varırım.O zaman kucaklaşırım.O zaman sarmaş dolaş olurum.Yakında öleceğimi de bilsem, bugün karnımı doyurmam gerek.Karnımı doyurmam için de çalışmalıyım.
Birgün benim adamın yakınlarından da bir gemi geçecektir.Gemiyi düşünmek için; vaktim bol. İşten eve dönerken kulağımdaki müziğin eşliğinde camdan dışarı bakarken, geceleri yatağa yatıp gözümü tavana diktiğimde.Hangimiz kağıttan kayıkla okyanusa açılmadık ki.
Hem 28 Ekim'e ne kaldı, şunun şurasında.
Hoşgeldiniz çocuklar!
Kucaklıyorum sımsıkı ve öpüyorum şapur şupur yanaklarınızdan.

(*)Maslow; İhtiyaçlar hiyerarşisi.

Wednesday, October 20, 2010


Kendimi geçmişimdeki saçmalıklarımdan giderek soyutladıkça gerçekten hafifliyorum.Sanki bir tür arınma bu.Tecrübe veya yaşlanma diyemeyiz.Öğrenme sanırım doğru kelime.Anlama ve tanıma da olabilir.
Öğreniyorum,anlıyorum ve tanıyorum.Kendimi ve başkalarını.Kabullenme de var reddetme de.
Bugün annem ve kız kardeşim İstanbul'a gidiyorlar.Şu anda uçaktalar.İlk kez bu şehirde yalnız kalıyorum.Akşama arkadaşlarım gelecek.Hiçbir hazırlık yapmadım.İçimden gelmedi ve gereksiz de gördüm.Çünkü gelenler arkadaşlarım.Eve biraz erken gittiğimde önlerine çıkaracak birşeyler mutlaka hazırlarım.Erken gidemesem de dert değil.Hazırlıksız olduğum için eleştirilebilirim.Dedikodum da yapılabilir belki.Belki de arkadaşlarım olduğu için yapmazlar.Ben sonuncusunu tahmin ediyorum.Ama eleştirilmeye de,dedikodumun yapılmasına da aldırmıyorum.Doğru kelime bu aldırmıyorum.
Ben, akşamın benim için bir sıkıntı,bir telaş haline dönüşmesini istemiyorum.Tıpkı erkekler gibi; büfeden üç beş içeçek, pizzacıdan yiyecek birşeyler, kanasta ve bolca adına geyik denilen şu saçma sapan muhabbet ve rahatlama terapisi. Erkek olsaydık muhtemelen maç izlemek veya poker oynamak olurdu eylemimiz.
Hayatım, hep plan yapmak, geleceği ve günü düşünmek, herkesi mutlu etmeye çalışmak ve sevilme arzusu ile geçti.Bu, biraz da mükemmeliyetçi ve kontrolü elden bırakamayanlara özgü bir baskı ve yetersizlik belirtisi.Fakat diğer insanların işlerini çok kolaylaştırdığı da bir gerçek.
Bu sayede ipleri asla senin eline bırakmadan,senden geçinmekteler.Giderek biz demekten vazgeçiyorlar.Sonra seni suçlamaya cesaret ediyorlar ve bencillikleri had safhaya ulaştığında ise itiraz etmeye hiç hakkın kalmıyor.Çünkü verecek cevapları hazır:"BU HALE SEN GETİRDİN,SEN BÖYLE İSTEDİN,ŞİMDİ SIZLANMA" Bundan böyle:
İşte bu yüzden; bunu ben istemiyorum.
İşte bu yüzden;herkesi kendi haline bırakıyorum.
İşte bu yüzden;artık seçilmeyeceğim.
iŞTE bu yüzden; kimse beni kullanamayacak.
İşte bu yüzden; kimse beni beğenmeyecek.
İşte bu yüzden;sevimsizleşeceğim.
İşte bu yüzden;özgürüm.
İşte bu yüzden;HAYIR diyeceğim.
İşte tam da bu yüzden; UMURUMDA BİLE DEĞİL!

Friday, October 08, 2010

ISLAK ISLAK


Küçük kız; dün,soğuk ve puslu akşam saatinde dört erkekle küçük bir araç içinde rutin dönüş yolcuğuna başladığında,midesinde birkaç gündür şiddetini giderek arttıran ağrı eşliğinde bebeğinin hediyesi I-Pod'undan rastgele bir şarkıcı seçerek dinlemeye başladı.Cem Karaca'ydı.Hava'nın yağışlı olmasından başka özel bir sebep olmaksızın ISLAK ISLAK isimli şarkıyı tıkladı.
Çoğu kişi bilir bu şarkıyı ama sözleri şöyleydi şarkının:

Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle
Saçını dök sineme derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle

Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm

Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle


Bir insanın bir insana ağlama, üzülme, bana güven demesinin en şiirsel biçimde, en güzel sesten ve hoş bir melodi ile bundan daha güzel anlatımı olabilir miydi o an küçük kız için ?
Uzun süredir kendisini desteksiz ve çok savunmasız hissettiği bir döneminde bunun onu ne kadar duygulandırdığını anlatmaya gerek yok.
Adamlar arabada siyasetten konuşurlarken, küçük yoldan dışarı bakıyordu.Arabanın ve gözlerinin silecekleri, çalışıyordu.Karşıdan gelen araçların farları gözünü alıyordu.Nedense bu şarkıyı söyleyen kişinin babası olduğunu hayal edebildi sadece.Özellikle "ben feleğin şu çarkına çomak sokarım" kısmı.Bunu O'nun için babasının yapabileceğini düşünüyordu sadece.Bir kadının ömür boyu sırtını güvenle dayayacağı tek erkek babası olmalıydı.Çünkü O'nun babası öyle bir erkekti.Sonsuza kadar güvenilir,her zorluğun üstesinden mukakkak gelir,kimseyi yarı yolda bırakmaz,özü sözü aynı tek insandı O'na göre babası.Böyle insanların da var olduğunun en güzel kanıtıydı.Düşüncesi bile küçük kızı güçlendirmeye yetti.Şarkı O'na öyle iyi geldi ki.
Arabadan indiğinde çoktan bir başka neşeli şarkıya geçmişti bile.Köşedeki büfeden babasının şerefine bir şarap aldı.Bir de süper loto.Annesi kapıyı açtığında neşeyle şarkıyı mırıldanıyordu.