Friday, January 21, 2011

Kendi Filmimi Yönetmek İstiyorum


Sınırları çizmeyi bilmek gerek.Hem de çok keskin çizgilerle.Karşıdakinin sizi anlamasını beklemek nafile.Kimse anlayamaz.Bu çocuğunuza vermeniz gereken en temel bilgi.Hayır diyebilmenin önemini ona iyice belletmelisiniz.Hayır diyebilmek eğitimle ve çok tekrar yapmayla mümkün.

Kaybedileceklerin, bu kelimeyi yerinde kullanamadığı takdirde daha çok olduğunu farketmeli iş işten geçmeden.Çünkü öyle bir zaman geliyor ki bu HAYIR'ı çok da yerli yerinde kullansanız bile, geç olabiliyor. Karşınızdaki sizi anlayışsızlıkla, fedakar olmamakla, özveri göstermemekle, duyarsızlıkla suçlayabiliyor.Hatta çoğu kez, bunu sepete koyup, yıllar sonra tüm kötülüklerini, acıtmalarını, bu HAYIR üzerine inşa edebiliyor.Sizi anlayışsızlıkla suçlayabiliyor,kıymet bilmemekle de.İntikam duygularıyla besleyip, büyütebiliyor.

Daha sonra günü geldiğinde, sizi en can alıcı noktalarınızdan yaralayabiliyor. Kararlı davranıp HAYIR'ları devam ettirebilseniz bile, karşınızdaki kişinin size bakış açısını değiştiremiyorsunuz artık.

Siz geçmişteki, gerektiği halde HAYIR demediğiniz bir çok anıyı hatırlatmaya çalışınca da birşey değişmiyor.

Bu durum ailenize karşı da böyle, yaşamınıza girip çıkan arkadaşlarınıza karşı da böyle.

Keşke kendi yaşamımızın yönetmeni olabilsek. Senaryo çok önceden yazılmış olsa da ,belli olsa da, içeriğine hiç dokunamasanız da, bir film yönetmeni gibi şekillendirebilseniz.

Acı ile acıklı arasındaki fark gibi.Acıyı siz hissedersiniz.Acıklı başkalarının bakış açısına göre belirlenir. Eğer kendi filmimizin yönetmeni olabilsek, olaylar hem kendimize acı gelmez, hem de başkalarına.

Kendi yaşam öykümüzün yönetmeni olsak, hikayemizi dilediğimiz gibi yansıtabiliriz kendimize ve dışarıdakilere.Aslında bir trajediyi yaşarken, komedi gibi algılayabiliriz ve yansıtabiliriz.Hatta komedi fazla ileri aşama olabilir, normal ve sıradan hale getirebilmek bile yeterli.Başkaları da bizim gibi olağan karşılar, daha ileri gidip te başarırsak komediyi, bu kez de kahkahalarla gülebilir.

Dünyanın en kaderci insanı bile olsak, alınyazımıza katlanabiliriz, hayıflanmak yerine.Gözyaşlarımız, kahkahalarımız yüzünden dökülür.

Bir film izlemiştim.Yönetmenin bakış açısına, yorumlayışına hayran kalmıştım. Öyle bir film di ki: kızın evleneceği adam nikah günü ilk kez gördüğü ve kendinden oldukça yaşlı olan kızın annesine aşık oluyordu. Kadına acayip yapışıyordu,bir an görmek, yakınlaşmak için yapmadığı şey yoktu.Kızın anneannesi, sonradan lezbiyen olmayı seçmişti.Bir kadınla evli gibi yaşıyordu.Babası üç kağıtçı berbat bir avukattı ve kendinden çok geçn biz kızla birlikteydi.Annesi, uçuk bir kadındı ve bir adada kendinden çok genç yerli bir zenciyle aşk yaşıyordu...Daha bir sürü toplumsal aşırılık vardı.Her biri bir cinayet için hafiletici sebepti.Ama yönetmen bunu öyle yumuşacık ,öyle tatlı bir dille anlatıyordu ki; herkes gülmekten kırılıyordu salonda izlerken.Filmin sonu çok mutlu bitiyor,herkes herşeyi doğal kabul ediyordu.Gülerek çıkyırdunuz sinemadan.Filmin sonundaki küçük kız,arkadaşına "şu, benim hem anneannem hem cici annem diye anlatabiliyordu.Anneanne ise; "hem torunum, hem üvey kızım diyebliyordu" Filmde kimin eli kimin cebinde belli değildi.Yaşamda hep böyle garip aşk hikayeleri veya ilişkiler yok.Yaşam bunlardan ibaret de değil.Yine de aslında çok düz gibi görünen çok daha sıradışı ve çok daha karmaşık gerçek yaşam hikayeleri de var. Ama sonuçta, her konuda galiba hepimiz biraz öyleyiz, biraz da böyle. sanırım kendi filmimizin yönetmeni olamadığımız için hep sadece böyle olmak zorunda kalıyoruz.Dışarıdan müdahalelere hayır diyemiyoruz.Tepkilerden korkup,dürüstçe düşüncelerimiz söyleyemiyoruz.Bakış açılarımızı başkalarının tepkilerine göre biçimlendirmeye gayret ediyoruz.

Başkasının acısını paylaşmak daha kolaydır, mutluluğunu paylaşmaktan.Bize acıklı gelir çünkü. Acıda empati yapmak kolaydır.Pek çok sebep bulabiliriz.Mesela; sevdiğimiz bir kişidir, o yüzden acısını hissedebiliriz. Kendimizi onun yerine koyup kendimize ağladığımız da olur kimi zaman. Bazen aynı acıyı daha önce yaşamış da olabiliriz.O yüzden bize çok acıklı gelebilir.Genellike de ona üzülürken, içimizden şükrettiğimiz, bizim başımıza gelmemesi için dua ettiğimiz de olur. Aslında üzüldüğümüz kendimizdir.Birden çok sebep bulabiliriz acıyı paylaşırken.Mutluluğu paylaşmak bu yüzden zordur.Başkası için mutlu olmak çok zordur.İçine özlem girer, haset girer, kıskançlıklar girer, pişmanlıklar girer, kıyaslar girer. Samimiyeti yakalamak çok zordur, iyi düşünmek için zorladığımız, kendimize yakıştıramadığımız ve adlandıramadığımız duygularımız bile olur bazen.Hatta bu duygularımıza engel olmaya çalıştığımız halde karşı tarafa bunu hissettirdiğimiz bile olur. En acı günlerinizde size destek olan ama, sizin mutluluğunuza sevinemeyen birisinin acısına üzülmek daha kolaydır bu yüzden.Kalpten üzülürsünüz.Herşey vardır o üzüntünün içinde.

Yaşamda acılar da var.Hastalıklar,ölümler de. Hepsi katlanabileceğimiz şeyler.Öyle olmasa, böyle de olabilir. Evlat acısı dışında katlanamayacağımız hiçbir acı yok gibi.Daha bugün en yakın arkadaşımın gözyaşları telefonun diğer ucundan yüreğime aktı.O filmi yönetmek belki de hiçbir yönetmenin başaramayacağı birşey.

Ama kimbilir belki yönetebileceğimiz başka filmler de vardır. Pek çoğumuzun elinde böyle senaryolar da. Ama herkes yönetmen olamıyor. Bu yeti pek çoğumuza kendi filmimiz için verilmemiş.

Yaşamımdaki terslikleri acı ve acıklı olmaktan çıkarabilecek bir film yönetmeni olmayı isterdim.

Keşke...

Friday, January 14, 2011

KÜÇÜK KIRMIZI BALIK

Küçük kız üzerindeki kumları havluysuyla temizledi.Annesi çadıra dönmeden giyinmeliydi.Aksi takdirde duş almadığı için annesi azarlayacak ve hemen duşa gönderecekti.Oysa Küçük Kız denizin tuzunu teninde hissetmeyi seviyordu.Cildi gerginleştiren bu tuz, her zaman ona denize ait olduğunu,onun denizden gelen bir balık kız olduğunu hissetiriyordu.O bir denizkızıydı.Hem denizde, hem karada yaşayacaktı.Hem ayrıca da Karadenizin tuzu insanı rahatsız etmezdi,çünkü eskiden bir göldü ve tuz oranı bu sebeple düşüktü.Ayrıca çok fazla da tatlı su akıntısı vardı.Öyle söylemişti yakışıklısı.Üzerine pembe çiçekli poplin elbisesini geçirmişti.Aslında, belden büzgülü bu elbiseyi çok seviyordu.Ah, bir de annesi inat etmeyip, elbisenin altına şu çok kabarık gösteren jiponlardan giydirseydi.Küçük kız suratını astı.Annesinin "hiç doğal durmuyor" dediği, o kabarık jiponları bütün arkadaşları giyiyordu.Neyse, elbisesini bu haliyle de seviyordu.
Yatağın altından kendisine ait bavulu çekti.Çadırda yaşadıkları için herkesin elbisesi kendisine ait ufak bavullarda duruyordu.Bu herkesin özeliydi.Annesi bile asla düzenlemezdi.Herkes kendi bavulundan sorumluydu.Ablasının bavulu özenli ve alabildiğine tertipliydi.Annesinden hep övgü alırdı bu yüzden ablası.Küçük kız bu övgüleri hep kıskanırdı.Ahhh, ablası gibi olabilseydi keşke.Onbir yaşında bir büyük kadın gibi.Küçük kız ise düzen nedir bilmezdi.Hiçbir konuda aldığı bir övgü yoktu onun.Bu yüzden ailesinin onu sevmediğini düşünür terketmeyi planlardı bazen onları.Ağlarlar mıydı acaba onu bulamayınca.
Bavulun içi annesinin çıfıt çarşısı dediği türden dağınıktı.Aradığını bulmak kolay değildi.Neyse babasının ona fuardan aldığı beyaz kemeri buldu.Bu kemeri her elbiseye taktığı için ablası onu sürekli uyarıyor,yakışmadığını söylüyordu.Oysa Küçük Kız kemer takmayı çok seviyordu.Her elbiseye de yakışırdı bu kemer,ne vardı ki kızacak.Neymiş efendim küçük kız böyle giyinince ablası onunla gezmeye gitmekten utanıyormuş."Hıh,utanırsa gelmesin o zaman" diye geçirdi içinden küçük kız.Bavulunu karıştırırken, burnundan sular bavulun içine aktı.Bütün gün sürekli denize dalıp çıkmaktan burnuna, genzine sular doluyordu.Başını eğince de akıyordu.Küçük kız buna bayılıyordu.Bir süre suların akması için başını iyice eğdi.Bir de geceleri yatınca kulağından da, böyle ılıcak sular akardı yastığa. Hafiten de bir kulak çınlaması olurdu.küçük kız buna da bayılırdı.Denize ve suya dair ne varsa, bayılırdı zaten küçük kız.Abisi ve ablası kulaklarına kaçan bu sular yüzünden geceler boyu ağlamışlar,denize girmeleri yasaklanmış ve doktor doktor gezmişlerdi.Oysa küçük kıza hiçbirşeycikler olmamıştı bile.O farklıydı.Farklı olduğunun gereğinden fazla farkındaydı.Bu da onu bilmiş yapıyordu, büyümüş de küçülmüş gibi değildi, allahtan sevimliydi ama yine de bilmiş kızlar hiç sevilmezlerdi, bu yüzden kendini düzeltmeliydi. Böyle söylüyordu annesi onu ikaz ederken. Aynada saçlarını taradı.Tuzlu saçlardan tarak geçmiyordu ama üsten düzeltmek de yeterliydi.İçindeki düğümleri kimse görmüyordu ki.Hem incecik saçları böyle daha kabarık duruyordu.Keşke ablası yanında olsaydı da biraz daha kabarttırsaydı saçlarını.Ablası çok güzel krepe yapardı.Annesi hep saçlarını ablasına kabarttırırdı.Yalvarmalarına dayanamayıp, küçük kızın saçlarını da kabartırdı ara sıra.Annesi de :"sonra saçlarını açarken ağlıyorsun hem koca kafa olmak çocuklara hiç yakışmıyor" der ama gülümserdi hafifçe.Ahh, annesi bir de oje ve ruj sürmesine izin verseydi, diye geçirdi içinden.İyice esmerleşmiş yüzündeki çiller ve çakmak çakmak gözleri ile kendisini beğenerek süzdü.Herkes onu çok beğeniyordu.Gözlerinin rengine "okyanuslar gibi" demişti bir amca.En sonra usulca,sindiralla'nın cam ayakkabısı muamelesi yaptığı; üzeri minelerle işli pembe küçük takunyasını giydi.Bu takunyayı aldırmak için annesine az dil dökmemişti.Bütün arkadaşlarının takınyaları vardı, ama en son sahip olmasına karşın en güzeli onunkiydi.Birazcık ayağına büyük geliyordu ama annesi daha küçüğünün olmadığını, bu sene idare ederse seneye de kullanabileceğini söylemişti.Topukları üzerinde döndü ve dans etti bir süre."Unut sevme beniiii, beni beni " bu şarkı da çok modaydı, çok seviyordu.Şarkının sözlerini bildiği kısmını bir süre söyledi.Aaaa hatırladı kolyesini takmayı unutmuştu.Çadırın direğine asılı duran, minicik şeytan minarelerinin bir ipe dizili olduğu uzun kolyesini aldı.Boynuna doladı."Ay neredeyse unutacaktım" diye kendisine söylendi.Sonra çadırdan çıktı.Hava öğlenin sıcağından kurtulmuştu.Hafif bir esinti, güneşin kızdırdığı vücudunda tatlı, zevkli bir ürperti yarattı.Bu ürpertiye bayılıyordu.Hafif topuklu takunyalarıyla, çardağın yolunu tuttu. (devam edecek)

Wednesday, January 12, 2011

EŞEK MESELESİ

Mutlu olmamız için,ne gerekiyor?Eşeği önce kaybedip,sonra bulunca sevinmek mi?
Bence değil?Buna gerek yok.Her zaman tedbirli olsak da mutlaka hesap edemediğimiz birşey sorun olarak karşımıza çıkar.Korkuları yenmek,endişelerden sıyrılmak her zaman o kadar kolay değil.
Güvenmemiz gereken tek şey temiz duygularımız ve içtenliğimiz sanırım.
Kalbini ferah tut sözü de buradan geliyor galiba.
Şimdinin moda olan,iyi düşün iyilik seni bulsun felsefesi gibi.
Bu bazı durumlarda geçerli, bazen ise "iyi düşünüyorum ama acaba? " diye korkular,endişeler kaplıyor içimizi.
Kötü olanı hatırlamak istemiyoruz.Bir an geliyor ki herşey hafızamızdan siliniyor.
İşte o zaman "acaba?"diyoruz.
Zamanı durdurmak,geri almak mümkün olsa.Bir tuşla silebilsek keşke bazen.Ama olmuyor.Yapmamız gereken ise, önümüze bakmak.
Herşeye rağmen önmüze bakmak.
Benim tek bir emelim kaldı hayatta, bebeğimin iyiliği.Onu üzecek herşeyi bundan sonra engelleyebileceğim kadar engeleyebilmek.Bu tamamen mümkün değil,kimbilir benim geçmişte öngöremediğim onu yaralayan ne çok olumsuzluklar,sadece benden kaynaklanan ne çok hatalarım olmuştur.Ama bundan sonra kendime söz veriyorum.Engelleyebileceğim ölçüde engelleyeceğim.Umarım buna gücüm yeter.
Hayatta tek arzum O'nun yanımda huzur bulacağı kendime ait sakin bir liman yaratabilmek.İstediğinde gelip dizlerime uzanabileceği bir liman.
Yeterince yaşadım.Yeterince iyi de yaşadım.Gençliğe ait şeyleri gençliğe teslim etmeye gayret ediyorum.Yaşımın güzeliyim.Yüzümdeki her çizgide,bedenimde meydana gelen her değişiklikte, yaşadıklarımın izleri var.Mutsuz ve muzdarip ifademe bakılırsa çok da güllük gülüstanlık değilmiş herşey.Ama olsun.Boş bir yaşam değildi en azından.Pek çoğu gereksizdi,pek çoğu eleştirilebilir.Maddi bir çok kayıplarım oldu.Manevi de olmuştur.O günün koşulları öyleydi.Kazançlarıma bakılırsa daha şanslıyım.Birkaç yıl sonra sağlığım elverirse düze çıkacağım.Kendimle birlikte ailemi de çıkaracağım.Beni ne kadar eleştirirlerse, eleştirsinler sevgilerini hissedebiliyorum.Önemli olan bu: sevgiyi hissedebilmek.Onlardan başkasında bulamayacağımın farkında olduğum en önemli şey.
Ruhum yorgun ve dinlenmesi gerekiyor.Yaşamı gereksiz yere sorgulamaya ne zamanım var, ne de gücüm.Bana enerji yüklemeyen hiçbirşeyi, hayatıma dahil edemem. Şimdi artık bağışlama günü.Kendimi tabi ki.Kendimden başka affedecek kim var? Hepimiz birşeyi seçerken diğerinden vazgeçiyoruz.Seçimi yaparken kıstaslarımızı da o günkü aklımız ve koşullarımız belirliyor.Ben bu yaşamı seçtim.Ben seçtim.Bu yaşamdan da pek çok sevgi kazandım.Kaybettiklerim farklı meslekler,farklı yaşam biçimleriydi.Onları seçseydim bugün yaşamımda olanları bilemeyecek,yaşayamayacak,hiçbir zaman duyumsayamayacaktım.
Sadece insanım ve herşey insancaydı.

Wednesday, January 05, 2011


Ümitlerin Gemisi


Uzun direklerin ucuna
Uzak iklimleri çiziyor duman.
Beyaz köpüklü sular ardına,
Gömülüyor hatıralarıyle liman.

Gemim gidiyor, gidiyor
Hafif dumanında
Martılarıyle
Gemim gidiyor, gidiyor
Tayfalarının dudaklarında
Şarkılarıyle,

Bembeyaz güvertesinde duran,
Mavi elbiseli gemicilerim
Selâm, sevgi hasret taşıyor
Bembeyaz yelkenlerine vuran
Hayallerimin rüzgarıyle
Gemim yaklaşıyor, yaklaşıyor
Ah! direkleri, kollar gibi, Allah'a yükselen
Teknesi, göynüm gibi, yeşil sularda yüzen
Gemim!..

Ah! sevgiliye ümitlerimi götüren
Bahriyelilerim
Çabuk git, çabuk, gemim benim
Seni, narin ellerinde, kalpleri gibi, mendilleri titreyen,
Mavi gözleri yaşlı, genç kızlar bekliyor.
Seni, hovarda bahriyelilerin parasını yiyen,
Dudakları boyalı kadınlar bekliyor?

Seni, bir çam kabuğuna bütün hasretiyle işleyen,
İhtiyar kaptanın mavi elbiseli oğlu;
Seni, içleri uzak diyarların hasretiyle dolu,
Yanık derili, yalınayak, çocuklar bekliyor

Git gemim, git?
Seni, bütün denizi ve gemileri sevenler
Seni, beyaz yelkenlerde rüya görenler
Bekliyor
Git gemim, çabuk git
Benden selam, sevgi götür,
Aşkımı, ümidimi götür
Bekleyenlere
Git gemim, git!..
Ah! ne oldu öyle birden?
Bin hayalle yüzdürdüğüm gemim?
Koptu yavaş yavaş orta yerinden
Yarime yazdığım mektubum benim!..
Kâğıt gemim gittikçe yan yatıyor.

Uzanmış sevgilimin küçük elleri,
Gemimin direkleri gibi, suya
Zavallı bahriyelilerim atıyor,
hasretle işlediğim mavi elbiseleri,

İçimin direkleri
Gibi, suya
Sular, onu, yılların aşkımızı örttüğü gibi, örtüp unutuyor.
Gemim ümitleriyle, hatıralarıyle, bahriyelileriyle batıyor!.


Her sabah yaptığım gibi; işe gelir - gelmez kahvemi hazırlayıp bilgisayardan Cumhuriyet gazetesini okurken bugün de, Necati Cumalı'nın bu şiirinin ilk kez Urla'da gün yüzüne çıktığını okudum.

Güzel şiir.

Hepimizin umutları kağıttan yapılmış bir gemi gibi.Ama biz onları düşlerimizle süslüyor ve abartıyoruz galiba.

Bu yıla daha ayaklarım yere basarak girdim.Biliyorum ki; ne kadar çırpınırsak o kadar batacağız.

Kendimi sükunete davet ettim bu yüzden.Kolay değil tabi.İsyanlar da oluyor, kağıttan gemilerde bile.Çabuk ve en az hasarla bastırabilmek önemli.Kağıt gemiler su alır, batar,onarılamaz.Ama her zaman bir yenisini yapmak mümkündür.